2010 yılının bahar ayları, Suriye ile Türkiye arasında ikinci bahar yaşanıyor. Erdoğan ve Esad aileleri samimi. Karşılıklı gidip gelmeler, ev ziyaretleri kıvamında ilişkiler var. İki ülke arasında ortak bakanlar kurulu toplanması bile gündemde. Sınırlar, vizeler kalkmış. Fenerbahçe Halep'te maça çıkmış. Öyle sıcak yıllar işte.
Genç, yurtdışı haber takip deneyimi pek olmayan, heyecanlı bir muhabir. O kadar heyecanlıyımki, internetten otel ararken Şam diye arıyorum. Booking'in, Tirivago'nun ya olmadığı, ya da yetersiz kaldığı yıllar. Şam'a sadece biz Türklerin Şam dediğini iki üç saatlik internet aramasından sonra anlıyorum. Damascus oranın adı ve otel ararken ona göre aramalıyım, geçte olsa uyanıyorum. Yine de bir sorun var. Suriye hala kapalı bir ülke, otelleri uluslararası otel platformlarında yok. Ne yapalım, hele bir Şam'a varalım da, otel işine orda bakarız havasına giriyorum. Bu havanın beni nereye götüreceğini bilmeden tabi.
ZOR BİR DURUM
Ertesi gün sıcaktan buharlaşan Şam havalimanına akşam serinliğinde vardığımızda şehre doğru uzun bir karayolumuz olduğunu anlıyorum. Eski model bir Toyota minibüs, biz muhabirleri almak için kapıda. Doğruca şehrin merkezine gidiyoruz. Bende bir telaş, hemen bir otel, yatacak bir yatak bulmalıyım. Birkaç saatlik tur yeterli olmuyor. Ya beğenmiyorum oteli, ya da beğendiklerimde yer bulamıyorum. Öylesine zor bir durum yani.
O VİLLA
Çaresizce dolanırken bir meslektaşım yanaştı yanıma. Kendini tanıttı. Bir ajansın Şam temsilcisi olduğunu söyledi. Durumumu anlattım ona da. Sıkma canını dedi. Ben hallederim, beraber takılırız sözleri rahatlattı içimi.Akşam olduğunda arabasına atlayıp şehrin dışında bir villaya götürdü beni. İçeri girdiğimizde Türkçe konuşan onlarca insan karşımızdaydı. Herkes bağdaş kurmuş, ellerini dizlerinin üzerine koymuş, salonun her yanına dağılmış bir şekilde, dini konularda vaaz veren birini dinliyordu. Usulca bir koltuğun kenarına geçip oturdum. Sonra aç olup olmadığımı sorup mutfağa davet ettiler beni. Mutfağa geçerken oturan o insanların yüzüne uzun uzun baktım. Çoğunun yüzü tanıdık. Ortamdan rahatsız olmaya başlıyorum bir süre sonra. Beni oraya getiren meslektaşımdan bir taksi çağırmasını, daha önce haber verdiğim bir otelin beni aradığını, odamın ayırtıldığını söyleyip çıkıyorum. Oysa arayan filan yok. Daha önce beğenmediğim, bir otelin izve odasına bile razıyım.Durum bu. Doğruca bugün adını bile hatırlamadığım o otele gittim. Geceyi yarı uyayarak, yanı düşünerek geçirip sabahı ettim.
BAŞBAKANIN ETRAFI SARILMIŞ
Ertesi gün resmi programlar vardı. Türkiye-Suriye İş forumu da o programlardan biriydi. Foruma girdiğimde, bir önceki gece villada karşılaştığım pekçok yüzü orada da gördüm. Aralarında işadamları, bürokratlar hatta siyasiler vardı. Çoğu Başbakanın yakınındaki isimlerden oluşuyordu. O zaman da, şimdi de biliyorum. O Villa cemaate aitti. Şam'daki Fettullahçı yapının merkez üssüydü. İktidara yakın pekçok işadamı, bürokrat, milletvekili her yurtdışı seyahatinde olduğu gibi Şam'daki cemaat evini de ziyaret etmeyi ihmal etmemişti. Yani yapı, Başbakanın hemen yakınında, yanı başındaydı. Bu duruma sonraki yıllarda defalarca şahit oldum.
KEŞKE
15 Temmuz'dan sonra geriye dönüp baktığımda bugün olup bitenlere anlam vermeye çalışmıyorum. Türkiye'nin uçurumun kenarına nasıl geldiğini görüp, kahroluyorum. Keşke Erdoğan'ın herkesten çok önce gördüğü bu tehlike fark edilip, önüne geçilebilseydi. Keşke.
O ziyaretten kalan bir foto Şam'daki ünlü Emevi'ye camii
Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın heyetindeki gazetecilerden biriyim.Genç, yurtdışı haber takip deneyimi pek olmayan, heyecanlı bir muhabir. O kadar heyecanlıyımki, internetten otel ararken Şam diye arıyorum. Booking'in, Tirivago'nun ya olmadığı, ya da yetersiz kaldığı yıllar. Şam'a sadece biz Türklerin Şam dediğini iki üç saatlik internet aramasından sonra anlıyorum. Damascus oranın adı ve otel ararken ona göre aramalıyım, geçte olsa uyanıyorum. Yine de bir sorun var. Suriye hala kapalı bir ülke, otelleri uluslararası otel platformlarında yok. Ne yapalım, hele bir Şam'a varalım da, otel işine orda bakarız havasına giriyorum. Bu havanın beni nereye götüreceğini bilmeden tabi.
ZOR BİR DURUM
Ertesi gün sıcaktan buharlaşan Şam havalimanına akşam serinliğinde vardığımızda şehre doğru uzun bir karayolumuz olduğunu anlıyorum. Eski model bir Toyota minibüs, biz muhabirleri almak için kapıda. Doğruca şehrin merkezine gidiyoruz. Bende bir telaş, hemen bir otel, yatacak bir yatak bulmalıyım. Birkaç saatlik tur yeterli olmuyor. Ya beğenmiyorum oteli, ya da beğendiklerimde yer bulamıyorum. Öylesine zor bir durum yani.
O VİLLA
Çaresizce dolanırken bir meslektaşım yanaştı yanıma. Kendini tanıttı. Bir ajansın Şam temsilcisi olduğunu söyledi. Durumumu anlattım ona da. Sıkma canını dedi. Ben hallederim, beraber takılırız sözleri rahatlattı içimi.Akşam olduğunda arabasına atlayıp şehrin dışında bir villaya götürdü beni. İçeri girdiğimizde Türkçe konuşan onlarca insan karşımızdaydı. Herkes bağdaş kurmuş, ellerini dizlerinin üzerine koymuş, salonun her yanına dağılmış bir şekilde, dini konularda vaaz veren birini dinliyordu. Usulca bir koltuğun kenarına geçip oturdum. Sonra aç olup olmadığımı sorup mutfağa davet ettiler beni. Mutfağa geçerken oturan o insanların yüzüne uzun uzun baktım. Çoğunun yüzü tanıdık. Ortamdan rahatsız olmaya başlıyorum bir süre sonra. Beni oraya getiren meslektaşımdan bir taksi çağırmasını, daha önce haber verdiğim bir otelin beni aradığını, odamın ayırtıldığını söyleyip çıkıyorum. Oysa arayan filan yok. Daha önce beğenmediğim, bir otelin izve odasına bile razıyım.Durum bu. Doğruca bugün adını bile hatırlamadığım o otele gittim. Geceyi yarı uyayarak, yanı düşünerek geçirip sabahı ettim.
BAŞBAKANIN ETRAFI SARILMIŞ
Ertesi gün resmi programlar vardı. Türkiye-Suriye İş forumu da o programlardan biriydi. Foruma girdiğimde, bir önceki gece villada karşılaştığım pekçok yüzü orada da gördüm. Aralarında işadamları, bürokratlar hatta siyasiler vardı. Çoğu Başbakanın yakınındaki isimlerden oluşuyordu. O zaman da, şimdi de biliyorum. O Villa cemaate aitti. Şam'daki Fettullahçı yapının merkez üssüydü. İktidara yakın pekçok işadamı, bürokrat, milletvekili her yurtdışı seyahatinde olduğu gibi Şam'daki cemaat evini de ziyaret etmeyi ihmal etmemişti. Yani yapı, Başbakanın hemen yakınında, yanı başındaydı. Bu duruma sonraki yıllarda defalarca şahit oldum.
KEŞKE
15 Temmuz'dan sonra geriye dönüp baktığımda bugün olup bitenlere anlam vermeye çalışmıyorum. Türkiye'nin uçurumun kenarına nasıl geldiğini görüp, kahroluyorum. Keşke Erdoğan'ın herkesten çok önce gördüğü bu tehlike fark edilip, önüne geçilebilseydi. Keşke.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder