21 Ocak 2016 Perşembe

ŞU İŞE BAK...

ŞU İŞE BAK...

"Şu işe bak" dedim, 3 yıl öncesine gittim. Çırağan Sarayı'na, 20 Eylül 2013'e. Çırağan Sarayı'nın tarihi koridorlarına.O gün, Çırağan'ın en büyük salonu dolu. Boğaza bakan meşhur balkon ve balkona çıkan koridorsa boş. Herkes dönemin TÜSİAD Başkanı Muharrem Yılmaz'ı dinliyor.  Üzüntülü, düşünceli bir adam hariç. O meşhur tahta ağır kapıyı açıp dışarı çıkan bu adam,
ülkenin en güçlü adamlarından biri oysa. Ama o an güçsüz, o an üzgün. Telefonun ucunda belki babası, belki kardeşi var. Üzüntülü bir sesle, "nasıl olur, nasıl yapılır bu" demesini hatırlıyorum. 'Üzüntüsünü içine atan bir adam belli ki' diye düşündüğümü de. Ne bir tepki sözü, ne bir hesap sorma arayışı. Sadece titrek bir ses, "nasıl olur bu diyen" mahçup bir adam. 

GAZETECİLİK BU DEĞİL
İşte orada, haber yazma telaşındaki genç bir muhabir olarak ben, göz ucuyla takip ettiğim kırmızı yanaklı bu adamın, sıkıntısını dalgın bakışlarla uzaklara taşımasına tanıklığımı hatırlıyorum. Ve bugün içine atıp büyüttüğü o üzüntülerin bir krize dönüşmesine tanık olurken ve mesleğimden dolayı garip bir şekilde sorumluluk hissederken bir kez daha anlıyorum ki, gazetecilik bu değil, böyle olmamalı.

UNUTMAYACAĞIM...
"Şu işe bak"diye manşet yapanlar, onun en mahrem anını çekip haber diye sunanlar, bugün ne düşünüyor bilmiyorum ama genç yaşta kalp krizi geçiren o güzel adamın, Mustafa Koç'un o gün ne düşündüğünü, neler hissettiğini çok iyi biliyorum. Üzüntülerini içinde biriktiren bu güzel adamın belki de bu biriktirdiklerinin tetiklediği bir kalp kriziyle biten yaşamının bir anına yaptığım bu tanıklığı yazmayı mesleki sorumluluk olarak görüyorum. Sevgili Mustafa Koç, seni hep Çırağan Sarayında yanıma oturan, o en saf insani halinle hatırlayacağım. "Şu işe bak" diyenleri de mesleğimin onuru adına hiç unutmayacağım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder