HİNDİSTAN HAKKINDA AZ BİLİNEN GERÇEKLER
HİNT FAKİRİNE TANIKLIK ETMEK
Bir ülkeye gitmeden, o ülkeyi yaşamaya başlamak sanırım Hindistan için geçerli. Daha vize için kapısını çaldığınız Başkonsolosluk kapısında aldığınız havayı, tüm seyahatiniz boyunca yaşayıp, geri döndüğünüzde de üzerinizde taşıyorsunuz. Baharatla yoğrulan Hint mutfağının alışık olmadığımız keskin kokusu, burnunuzdan çok zihninize kazınıyor. Bu kokuyu tarif etmek zor. Ama keskin bir soğan korkusunun, bilinen bütün kötü kokularla karışımının esansı desem abartmış olmam.
Şubat 2010'da mistik Doğu'nun, Batılıların ilgisini çeken bu gizemli ülkeye seyahet etme şansım oldu. Türk Havayollarının Yeni Delhi uçağına bindiğimde, açıkçası neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. İnternette Hindistan'la ilgili sınırlı seyahat bilgisini okumuş olmam da kar etmedi. Çok bilinen bir internet sitesi üzerinden otel rezervasyonumu yapmış, kalacağım yerin havalimanına yakın olmasına dikkat etmiştim, hepsi bu kadar.
ÇARPIŞAN ARABALAR
KUTSAL İNEKLER NASIL TRAFİK IŞIĞI OLDU ?
Gece geç saatte Yeni Delhi'ye indim. Dünyanın en kalabalık ikinci ülkesinde, şaşırtıcı derecede sakin bir havalimanıyla karşılaştım. Son derece lüks bir Taksiye bindiğimde umutlandım. Hindistan'ın mistik havasını sadece turistik yerleri ziyaret ederek alırım diye düşündüm. Havalimanından şehir merkezine yaklaştığımda bu düşüncemden eser kalmadı. Korna sesleri, insan çığlıkları ve araya karışan inek bağırtıları. Bu ses harmanı, bir nevi hoş geldin müziğiydi. Hint aksanıyla İngilizce konuşan ve ne dediği pek anlaşılamayan taksi şoförü de kornasıyla bu müziğe eşlik etti. Hayatımda gördüğüm en karmaşık trafiği içindeydim.Şaşkın gözlerle dışarı baktığımda, Indiana Jones'un film sahnesinde miyim diye düşündüm.Aynası olmayan otomobiller, pedallı bisikletlerle iç içe gidiyor, siyah duman çıkarma konusunda birbiriyle yarışan motosikletler, her yandan çıkıyor, inekler keyiflerince trafiği yönlendiriyordu.Yolun ortasına yatıyorlar, yeşile bir türlü dönmeyen kırmızı ışık gibi trafiği durduruyorlardı.Şanslıysanız, dar da olsa bir geçiş yolu bırakabiliyorlardı. Yeni Delhi'de trafik ışığı görevini inekler yapıyordu. Bu ışığın ne zaman kırmızı ne zaman yeşil yanacağı tamamen tesadüflere bağlıydı. Şoföre 'otomobillerde neden ayna yok' diye sorduğumda aldığım yanıt beni şaşkına çevirdi. Burada kimse aynaya bakmaz," trafikteki her araç aslında bir çarpışan otomobildir" dedi. Bir kez daha trafikteki otomobiller baktım. Çiziği ve kaportasında çarpma izi olmayan otomobil neredeyse yoktu. 'Bu ülkede ya kaportacı yok dedim , ya da işlere yetişemiyorlar' diye içimden geçirdim.
İlerlerken Delhi'de sokaklar daralıyor, neredeyse her bir kaldırım taşının üzerine 5 insan düşüyordu. Bu şartlarda otelimi arıyordum. Bu öylesine zahmetliydi ki, İstanbul Tahtakale'nin otellerle dolu olduğunu düşünün, işte öyle bir bölgede otelinizi aradığınızı hayal edin. Üstelik bunu taksinin içinde yapıyordum. Taksici, bir kaç denemeden sonra otelin tabelasının göründüğü sokağın başına kadar ulaşmayı başardı. " Daha ileri gidemem, yürümeniz gerekir" dedi. Ulaşmak istediğiniz yere gelip de geri dönmek istediniz mi bilmiyorum ama, böyle bir istek gelip beynime oturdu. Taksiciyi bırakmak istemiyordum. Tüm yorgunluğuma rağmen, havalimanına geri dönüp, İstanbul uçağına binmeyi bile düşündüm. Ancak çaresizdim, usul usul Taksiden indim. Ürkek bir havada bavullarımı aldım. Taksiciye parasını verip gönderirken, geri geri giden taksiye hüzünlü gözlerle baktım. Yürümeye başladığımda tekerlekli bavulumu sürükleyemeyeceğimi anladım. Çünkü yolda üzerinde uyuyanlar vardı ve onların üzerinden bavulla geçmek imkansızdı. Bir labirent gibi kimseye dokunmadan bu insan engebeli yolda ilerledim. Biraz ileride sırt çantalı her hallerinden Avrupalı oldukları anlaşılan turist grubunu görünce, adımlarımı hızlandırdım. Bir Avrupalı'yı görünce sevineceğim hiç aklıma gelmezdi ama itiraf ediyorum bunu yaptım. Özellikle Avrupa'da çok popüler olan mistik turizm turlarından birine katılan bu Avrupalı gençler, Hindistan'da oldukları için mutlu görünüyorlardı. Ancak bu mutlulukları kısa sürecekti. Aynı otelde kalacağımızı öğrendiğimde de sevinmiştim ama benim de sevincim kursağımda kalacaktı.
Otelin kapısından girdiğimizde o meşhur kokunun ikiye katlanmış ve rutubet kokusuyla karışmış haliyle karşılaştık. İlk önce Avrupalı gençlerin yüzü düştü. Hatta içlerinden bazı kızlar ağlamaya başladı.İtiraf ediyorum, ben de ağlamaklıydım ama cesaretimi toplayıp, odanın anahtarını almayı başardım. Anahtarı alıp otel lobisine bırakmam, bir oldu. Odanın kapısını açtığımda yüzüme vuran o havayı ömrüm boyunca unutmayacağım. 'Köpek bağlasan durmaz' diye bir deyimimiz vardır ya, işte onu bizzat yaşadım. Bırakın uyumayı, içeri bile girilmeyecek bir odayla karşılaştım. Duvarlarından su akıyor, rutubet yüzünden yosun tutmuş zeminde yürümek cesaret istiyordu. Çok yorgun olmama rağmen, odaya girmedim. Çoğu Hollandalı olan gençlerle birlikte lobide uyuklayarak sabahladım.
Bu mesaja ne kadar sevindiğimi anlatamam. Taksi'ye atladım, Güney Delhi'ye doğru yola çıktım. Otele geldiğimde, tüm o manzarayı çoktan unutmuştum. Hemen sıcak bir banyo yapıp, karnımı doyurdum. İşte o andan sonra Hindistan'ı keşfetmeye başladım.
Hindistan kalabalık bir ülke. O kadar kalabalık ki, bir yerde tek başına kalmanız neredeyse imkansız. Kast sisteminin hala etkili olduğu ülkede, alt kastlara, yani fakir sınıfına aitseniz, Güney Delhi'ye ancak çalışmak için gelebilirsiniz. Bırakın bir ev sahibi olmayı, kaldırımda uyumak için bile bir yer bulmanız da şans. Ama eğer, zenginseniz, Avrupalı ve ABD'li zenginler gibi yaşar, en lüks şekilde giyinir, en güzel yemekleri yer, en iyi şekilde yaşarsınız. İşte ben çok uzaklardan gelerek iki gün içinde birbirinden tamamen ayrı bu iki dünyayı yaşadım. Eski Delhi'de fakirliğin en alasını görüp, bir gün sonra zengin Güney Delhi'de beş yıldızlı otelinde keyif yapabildim. Ve her turist gibi Taç Mahal'den Mumbai'deki Hindistan kapısına, bölgenin dünyaca ünlü yerlerini gezerken Hint Fakiri'ni de gördüm. Eski Hint İmparatorlarının şaşalı zenginliklerine de tanıklık ettim. Hindistan öyle bir ülkeki, herkese kendi özgün deneyimini yaşatacak çeşitlilikte. Gidin ve yaşayın.
HİNT FAKİRİNE TANIKLIK ETMEK
Bir ülkeye gitmeden, o ülkeyi yaşamaya başlamak sanırım Hindistan için geçerli. Daha vize için kapısını çaldığınız Başkonsolosluk kapısında aldığınız havayı, tüm seyahatiniz boyunca yaşayıp, geri döndüğünüzde de üzerinizde taşıyorsunuz. Baharatla yoğrulan Hint mutfağının alışık olmadığımız keskin kokusu, burnunuzdan çok zihninize kazınıyor. Bu kokuyu tarif etmek zor. Ama keskin bir soğan korkusunun, bilinen bütün kötü kokularla karışımının esansı desem abartmış olmam.
Şubat 2010'da mistik Doğu'nun, Batılıların ilgisini çeken bu gizemli ülkeye seyahet etme şansım oldu. Türk Havayollarının Yeni Delhi uçağına bindiğimde, açıkçası neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. İnternette Hindistan'la ilgili sınırlı seyahat bilgisini okumuş olmam da kar etmedi. Çok bilinen bir internet sitesi üzerinden otel rezervasyonumu yapmış, kalacağım yerin havalimanına yakın olmasına dikkat etmiştim, hepsi bu kadar.
ÇARPIŞAN ARABALAR
KUTSAL İNEKLER NASIL TRAFİK IŞIĞI OLDU ?
Gece geç saatte Yeni Delhi'ye indim. Dünyanın en kalabalık ikinci ülkesinde, şaşırtıcı derecede sakin bir havalimanıyla karşılaştım. Son derece lüks bir Taksiye bindiğimde umutlandım. Hindistan'ın mistik havasını sadece turistik yerleri ziyaret ederek alırım diye düşündüm. Havalimanından şehir merkezine yaklaştığımda bu düşüncemden eser kalmadı. Korna sesleri, insan çığlıkları ve araya karışan inek bağırtıları. Bu ses harmanı, bir nevi hoş geldin müziğiydi. Hint aksanıyla İngilizce konuşan ve ne dediği pek anlaşılamayan taksi şoförü de kornasıyla bu müziğe eşlik etti. Hayatımda gördüğüm en karmaşık trafiği içindeydim.Şaşkın gözlerle dışarı baktığımda, Indiana Jones'un film sahnesinde miyim diye düşündüm.Aynası olmayan otomobiller, pedallı bisikletlerle iç içe gidiyor, siyah duman çıkarma konusunda birbiriyle yarışan motosikletler, her yandan çıkıyor, inekler keyiflerince trafiği yönlendiriyordu.Yolun ortasına yatıyorlar, yeşile bir türlü dönmeyen kırmızı ışık gibi trafiği durduruyorlardı.Şanslıysanız, dar da olsa bir geçiş yolu bırakabiliyorlardı. Yeni Delhi'de trafik ışığı görevini inekler yapıyordu. Bu ışığın ne zaman kırmızı ne zaman yeşil yanacağı tamamen tesadüflere bağlıydı. Şoföre 'otomobillerde neden ayna yok' diye sorduğumda aldığım yanıt beni şaşkına çevirdi. Burada kimse aynaya bakmaz," trafikteki her araç aslında bir çarpışan otomobildir" dedi. Bir kez daha trafikteki otomobiller baktım. Çiziği ve kaportasında çarpma izi olmayan otomobil neredeyse yoktu. 'Bu ülkede ya kaportacı yok dedim , ya da işlere yetişemiyorlar' diye içimden geçirdim.
YENİ DELHİ'DE KAYBOLMAK
İlerlerken Delhi'de sokaklar daralıyor, neredeyse her bir kaldırım taşının üzerine 5 insan düşüyordu. Bu şartlarda otelimi arıyordum. Bu öylesine zahmetliydi ki, İstanbul Tahtakale'nin otellerle dolu olduğunu düşünün, işte öyle bir bölgede otelinizi aradığınızı hayal edin. Üstelik bunu taksinin içinde yapıyordum. Taksici, bir kaç denemeden sonra otelin tabelasının göründüğü sokağın başına kadar ulaşmayı başardı. " Daha ileri gidemem, yürümeniz gerekir" dedi. Ulaşmak istediğiniz yere gelip de geri dönmek istediniz mi bilmiyorum ama, böyle bir istek gelip beynime oturdu. Taksiciyi bırakmak istemiyordum. Tüm yorgunluğuma rağmen, havalimanına geri dönüp, İstanbul uçağına binmeyi bile düşündüm. Ancak çaresizdim, usul usul Taksiden indim. Ürkek bir havada bavullarımı aldım. Taksiciye parasını verip gönderirken, geri geri giden taksiye hüzünlü gözlerle baktım. Yürümeye başladığımda tekerlekli bavulumu sürükleyemeyeceğimi anladım. Çünkü yolda üzerinde uyuyanlar vardı ve onların üzerinden bavulla geçmek imkansızdı. Bir labirent gibi kimseye dokunmadan bu insan engebeli yolda ilerledim. Biraz ileride sırt çantalı her hallerinden Avrupalı oldukları anlaşılan turist grubunu görünce, adımlarımı hızlandırdım. Bir Avrupalı'yı görünce sevineceğim hiç aklıma gelmezdi ama itiraf ediyorum bunu yaptım. Özellikle Avrupa'da çok popüler olan mistik turizm turlarından birine katılan bu Avrupalı gençler, Hindistan'da oldukları için mutlu görünüyorlardı. Ancak bu mutlulukları kısa sürecekti. Aynı otelde kalacağımızı öğrendiğimde de sevinmiştim ama benim de sevincim kursağımda kalacaktı.
OTELDEKİ DEHŞET
Otelin kapısından girdiğimizde o meşhur kokunun ikiye katlanmış ve rutubet kokusuyla karışmış haliyle karşılaştık. İlk önce Avrupalı gençlerin yüzü düştü. Hatta içlerinden bazı kızlar ağlamaya başladı.İtiraf ediyorum, ben de ağlamaklıydım ama cesaretimi toplayıp, odanın anahtarını almayı başardım. Anahtarı alıp otel lobisine bırakmam, bir oldu. Odanın kapısını açtığımda yüzüme vuran o havayı ömrüm boyunca unutmayacağım. 'Köpek bağlasan durmaz' diye bir deyimimiz vardır ya, işte onu bizzat yaşadım. Bırakın uyumayı, içeri bile girilmeyecek bir odayla karşılaştım. Duvarlarından su akıyor, rutubet yüzünden yosun tutmuş zeminde yürümek cesaret istiyordu. Çok yorgun olmama rağmen, odaya girmedim. Çoğu Hollandalı olan gençlerle birlikte lobide uyuklayarak sabahladım.
ALLAH KARŞIMA ÇIKARDI
Sabahın ilk ışıklarıyla kendimi dışarı attım. Buralarda kalınacak bir otel mutlaka vardır diye aramaya başladım. Ama hataşın baştan yaptığımı, Yeni Delhi'nin eski bölümüne düştüğümü anladığımda, gün neredeyse bitmek üzereydi. Sokaklarda Hint Fakiri tabirini bile geride bırakacak perişanlıkta insanlar, bırakın bahşiş vermeyi, yüzüne bakılamayacak görüntüde dilenciler vardı. Tuvalet kavramının olmadığı ülkede, dileyen tuvaletini rastgele bir yere yapabiliyordu. Sana da yürürken, bu açık hava tuvaletlerine denk gelmemek için çaba harcamak düşüyordu. Çaresizce dolaşırken, kendimi Türk Büyükelçiliği'nde buldum. Onlara ne diyecektim ? Keyiften bir tura çıktım, başıma bunlar geldi, bana yardım edin diyemedim. Büyükelçilikte tanıştığım ve yaşadıklarımı anlattığım bir Türk İşadamının beni bütün bu kabusun içinden çekip çıkarması gerçekten bir mucizeydi. Elçilikten ayrıldıktan bir saat sonra telefonuma bir mesaj geldi. " Hilton'da yeriniz ayırtıldı, kalabilirsiniz" yazıyordu.TALİH TERSİNE DÖNDÜ
Bu mesaja ne kadar sevindiğimi anlatamam. Taksi'ye atladım, Güney Delhi'ye doğru yola çıktım. Otele geldiğimde, tüm o manzarayı çoktan unutmuştum. Hemen sıcak bir banyo yapıp, karnımı doyurdum. İşte o andan sonra Hindistan'ı keşfetmeye başladım.


Öncelikle görüşlerinizi ve gezinizi bizimle paylaştığınız için teşekkürler... Bende Hindistan'a gitmeyi düşünüyordum ve bu yazılanları okuduktan sonra geri adım attım diyebilirim.... ...
YanıtlaSil